Bir ülkenin yönünü belirleyen yalnızca sandıktan çıkan oylar değildir.

Kurumların gücü, özgürlüklerin alanı, hukukun tarafsızlığı ve toplumun nefes alabilme kapasitesi en az seçim sonuçları kadar belirleyicidir. Türkiye, tam da bu anlamda bir eşik noktasında duruyor. Bir yanda derinleşen otoriterleşme, diğer yanda dipten gelen bir toplumsal değişim arzusu…

İstanbul Üniversitesi'nin son günlerde gündeme gelen diploma iptali kararı, bu eşikte yaşanan gerilimi gözler önüne serdi. Bir üniversite, bir diplomayı hangi koşulda iptal eder? Akademik bir hata mı? Sahtecilik mi? Hayır, görünürdeki gerekçe "usulsüzlük", ama alttaki mesaj çok daha net: “Uygun görüşte değilsen, seni sistemin dışına atarız.” Bu tavır, sadece bir bireyin değil, tüm akademinin varlık alanına yönelmiş bir tehdittir.

Bu sadece eğitimle sınırlı bir mesele de değil. Akademik özerkliğin ortadan kalkması, atamalarla koltuk verilmesi, yargının siyasi müdahalelere açık hale gelmesi, medyanın tek sesli yapıya bürünmesi, sivil toplumun bastırılması… Bütün bunlar Türkiye’yi giderek daha fazla otoriter bir modele sürüklüyor. Bu modelin ismi değişebilir ama mekanizması benzer: merkezileşmiş güç, sorgusuz itaat ve cezalandırılmış muhalefet.

Bu manzara birçok kişiye İran’ı hatırlatıyor. Evet, Türkiye teokratik bir sistem değil. Ama bugün İran’da da seçimler var, muhalif adaylar var (kağıt üstünde), üniversiteler var. Fakat karar verici tek bir yapı var ve bu yapı kendisinden olmayanı sistemin dışına itiyor. Türkiye, bu yolu izlemeye başlarsa, biçimsel farklar olsa da işlevsel olarak benzer bir yapıya dönüşmesi işten bile değil.

Ama Türkiye’nin hikâyesi henüz yazılmış değil.

Toplum suskun değil. 2023’teki seçimler, iktidarın en güçlü olduğu dönemde bile önemli kayıplar yaşadığını gösterdi. 2024 yerel seçimleri, özellikle büyükşehirlerde iktidar bloğunun gerilemeye devam ettiğini gösteriyor. Genç kuşak, artık kalıplaşmış ideolojilerden ziyade özgürlük, adalet ve yaşam kalitesi peşinde. Dijital çağda baskı, kısa vadede işe yarasa da uzun vadede toplumu dönüştüremiyor. Aksine, direnci örgütlüyor.

Uluslararası dengeler de Türkiye’yi seçim yapmaya zorluyor. Batı ile ilişkiler gerilmişken, otoriter rejimlerle kurulan ilişkiler kısa vadeli çıkarlara dayalı. Ancak uzun vadede bu ortaklıklar Türkiye'yi uluslararası arenada yalnızlaştırabilir. Bu yalnızlık, ekonomiden güvenliğe kadar pek çok alanda Türkiye’nin elini zayıflatır.

Bu nedenle şu an Türkiye bir karar anında: İranlaşma ihtimali gerçek. Ama kaçınılmaz değil. Bu gidişatın durdurulması, yalnızca iktidarın değil, muhalefetin, medyanın, sivil toplumun ve her bireyin sorumluluğunda. Eleştirinin, sorgulamanın, dayanışmanın ve ısrarla adalet talep etmenin tam zamanı.

Çünkü tarih, sessiz kalanları değil; sözünü söyleyenleri yazar.