Yazar Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi, "Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.”
Ülkede milyonlarca insanın sevdiği ve lider olarak değer verdiği bir siyasi figür olan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının toplum üzerindeki travması devam ediyor. Hiç de akla-vicdana sığmayan, uydurma gerekçelerle tutuklanarak siyaset dışı bırakılması tüm ülkede büyük ve yoğun katılımlı protestoları başlattı. İtirazlarını yükselten kitlenin çok büyük çoğunluğu ‘Ekrem’cilerden’ değil, Erdoğan iktidarının hukuksuzluklarından bunalan, zulümlere itiraz için bir araya gelen değişik siyasal eğilimlerdeki insanlardan oluşuyordu. Yıllardır içleri dolmuş olan tüm toplumsal kesimler maruz kaldıkları baskılara, haksızlıklara rızalarının olmadığını kitleler halinde haykırdılar.
Seçme-seçilme hakları ellerinden çalınan insanların sesini çıkarmayıp olan bitene boyun eğmesi insan onuruna, haysiyetine yakışır bir durum zaten olamazdı. Sadece gençlerin değil, milyonlarca amca ve teyzenin de dışarı çıkıp “benim bu yaptıklarınıza rızam yoktur” demelerinin otokrat yönetim için mana ve önemi gerçekten çok büyüktü.
Tabanın ve özellikle gençliğin bastırması CHP’yi daha da aktive etti. Bu sivil direniş potansiyelini ve biriken enerjiyi Genel Başkan Özgür Özel ve CHP yönetimi meydanlara sevk etmeyi büyük ölçüde başarmış görünüyor. Son olarak üç gün önce Maltepe mitinginde iki milyondan çok olduğu söylenen insan “yeter artık” demek için bir araya geldi.
Bu kapsamda başlatılan, iktidara yakın sermayenin ürünlerinin boykotunun da beklenen etkiyi yarattığını, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının bu konuda re’sen soruşturma başlatmasından anlıyoruz.
HAKLARI ÇİĞNENEN İNSANLAR SES YÜKSELTMEDİKÇE OTOKRAT GERİ ADIM ATMAZ
Bu iktidardan memnun olmamakla birlikte, meydanlara toplanarak barışçıl-meşru protesto haklarını kullananları eleştirenler de var. “Böyle meydanlarda toplan toplan nereye kadar, bundan ne çıkar ki?” diyenleri anlamak gerçekten çok zor. Bu meydanlara giden yüz binler, milyonlar doğrudan bir hak elde edemeseler de, hergün bir hakkını ellerinden almak isteyenlere “gücün yettiği için bana bunları yapıyor olabilirsin, ama ben de gücüm yettiğince bana yaptıklarının maliyetlerini artıracağım” diyorlar.
Herkes oturduğu yerde yakınmak yerine bulunduğu pozisyondan bir ileri adım atmış olsa, tüm toplum haksızlıklara karşı daha güçlü bir pozisyona gelmiş olacaktır. Mesela daha önce sosyal medyasında bu konularda tek kelime yazmamış olanlar (hukuk ve edep içinde) birkaç kelime de olsa yazdığında, itiraz edenlerin çokluğunu göstermeye katkı sağlamış oluyorlar. Sadece oturduğu yerden yazanlar ise bir adım öteye geçip, meydanlara çıkarak meşru hak talebini dile getirdiklerinde, kitlesel itiraza güç katmış oluyorlar.
Sokaklarda-meydanlarda meşru zeminde sesini çıkaranlar bıkmadan usanmadan bu hak kullanımını sürdürdüklerinde, iktidarın hukuk tanımamadaki pervasızlığına toplumun sessiz kalmayacağını deklare etmiş oluyorlar. Bu tepkiler ve görünür itirazlar da olmasa, kötülük yapanlar hiçbir bedel ödemeyeceği ön kabulü ile her seferinde daha da ağır kötülükleri yapmaya devam edeceklerdir.
Tutuklanması ardından görevden aldıkları İmamoğlu yerine kayyum atanmaması, önemli ölçüde toplumsal öfkenin çok görünür olmasından kaynaklandı. İmamoğlu’nun hukukunu savunmak için yüz-binler, milyonlar sokaklara çıkmış olmasaydı, CHP ön seçim kapsamında 16 milyona yakın insanı sandıklara götürmeyi başarmış olmasaydı, muhtemelen şu anda hem Saraçhane’deki İBB’de hem de CHP’nin başında birer kayyum görüyor olabilirdik.
YÖNETİMİN MEŞRUİYETİNE RIZA OLUŞTURMA ARAÇLARI TÜKENİNCE
Meydanları dolduran milyonlarca insanın itirazlarındaki kararlılıkları, iktidarın meşruiyetini daha da tartışılır hale getirdi. İktidar muhalifler açısından meşruiyet zemini çoktan yitirmiş durumdaydı zaten. Ancak son zamanlarda iktidar seçmenlerinden vicdan ve feraset sahibi olan önemli bir kesimi ile adli-idari bir kısım bürokrasinin rızasında da azalma görülüyor. Özgür özel de konuşmalarında bu meşruiyet yitimi meselesini deşiyor.
Yeri gelmişken yönetim meşruiyeti ve rıza üretimi konusunun teorik boyutunu açmakta yarar görüyorum.
Meşruiyet, iktidarın halk tarafından kabul edilmesi ve haklı görülmesi anlamına gelir. Siyaset ve eğitim sosyolojisi alanında yaptığı araştırmalarıyla tanınan Alman düşünür Max Weber’e göre meşruiyetin üç temel kaynağı vardır:
1. Geleneksel Meşruiyet; Tarihsel ve kültürel normlara dayanan Krallıklar, hanedanlar, aşiret yönetimleri gibi yapıların dayandığı meşruiyet biçimidir (örn. Osmanlı hanedanlığı).
2. Karizmatik Meşruiyet; Liderin kişisel karizmasına ve halk üzerindeki etkisine dayanır (örn. K. Atatürk).
3. Hukuki-Rasyonel Meşruiyet; Anayasaya, kanunlara ve demokratik süreçlere dayanır (örn. modern demokratik Türkiye Cumhuriyeti).
Siyasal iktidarlar meşruiyetlerini ister geleneksel, ister karizmatik, isterse hukuki kaynaklardan elde etmiş olsunlar; elde ettikleri bu meşruiyetlerini korumak için halkın rızasını bir şekilde kazanmak zorundadırlar ve bu amaçla farklı araçlar kullanırlar. Bu araçlar bazen zorlayıcı (baskı temelli) bazen de rıza üretici (ikna temelli) olabilir.
Rıza üretimi, insanların iktidarı gönüllü olarak desteklemesini sağlamaktır. Rıza üretim araçları demokratik ülkelerde halk desteğini artırmak için, otoriter rejimlerde ise muhalefeti bastırmak için kullanılır. Literatüre göre ikna temelli rıza üretimi için dünyada beş farklı araç kullanıldığı görülür:
1. Medya ve Propaganda; Devlet kontrolündeki medya ve sosyal medya manipülasyonu ile belirli bir siyasi söylem yayılır. Düşman algısı yaratma, lider kültü oluşturma, başarı hikâyeleri yazma gibi yöntemler kullanılır.
2. Eğitim Sistemi; Okullarda millî değerler, ideolojik söylemler ve iktidara bağlılık aşılanabilir. Tek tip tarih anlatısı ve müfredat, belirli bir ideolojik çerçeveye göre düzenlenebilir.
3. Din ve İdeoloji; Dini-milli değerler ve Devlet-din ilişkisi iktidarın meşruiyetini güçlendirmek için kullanılır. Örnek: Diyanet’in siyasi konulara müdahil olması, liderlerin kutsallaştırılması vb.
4. Ekonomik Refah ve Sosyal Yardımlar; Sosyal yardımlar ve (liyakatin değil sadakatin geçerli olduğu) istihdam politikaları halkın rızasını sağlamak için kullanılır. Örnek: büyük altyapı projeleri, seçim dönemlerinde sosyal yardım dağıtımı, işe alımlar vb.
5. Güvenlik ve Kriz Yönetimi; Dış tehditler ve iç güvenlik riskleri, halkı iktidarın arkasında birleştirmek için kullanılabilir. "Ülke tehlikede" söylemi ile muhalefet bastırılır. Savaş, terör tehditleri, darbe girişimlerine karşı koyma gibi üretilmiş gerekçelerle güçlü lider imajı pekiştirilebilir.
İKTİDAR İKNA İLE ÜRETEMEDİĞİ RIZAYI BASKI İLE ÜRETME YOLUNA GİDİYOR
Rıza üretmenin araçları ilk başlarda gönüllü destekleri sağlamaya dönük medya ve iletişim kanalları oluyor. Ancak bu tek taraflı dezenformasyon ve endoktrinasyon (bizde İletişim Başkanlığı) zamanla yetersiz hale geliyor. Bu durumda da baskı temelli araçlar olan kolluk ve yargı sopası, ardından tutuklamalar geliyor.
Dünyadaki tarihsel deneyimler gösteriyor ki, otokrat iktidarlar varlıklarını sürdürmek için baskı dozunu giderek artırmak zorunda kalıyorlar. Rıza üretimi için başlardaki demokratik ikna araçlarına dönüşün kendilerinin sonunu hızlandıracağını düşünmeye başlıyorlar ve bir kısır döngüye saplanıyorlar. Biz de ülkemizde bu süreci giderek artan yoğunlukta yaşıyoruz.
SARAY YAPTIĞI BU HUKUKSUZLUKLARIN MALİYETLERİNİ BİLMİYOR MU?
Bugün canımızı yakan tüm yönetim kararları birer bilinçli tercihtir ve bunların sonuçları hesaplanmıştır. 1979’da İran’da İslam devrimi sonrasında çok ciddi ekonomik sıkıntı ve pahalılık yaşanıyor. Bazı insanlar liderleri Ayetullah Humeyni’ye karpuz fiyatlarının alınamayacak kadar pahalandığını söylüyorlar. Humeyni’nin cevabı “biz İslam devrimini karpuz fiyatlarını düşürmek için yapmadık” oluyor.
Muhaliflerine en sert ve hukuk dışı yöntemlerle saldıran Saray, bu yaptıklarının doğuracağı ekonomik ve siyasi faturayı elbette öngörmemiş değil. İmamoğlu operasyonunun ekonomimize verdiği zararlar bu hukuksuz kararın öngörülen sonuçlarındandır. İktidar bir süredir (bu günler için) biriktirdiği Merkez Bankasının döviz rezervlerinin yüzde seksenini bu sebeple gözünü kırpmadan eritmiştir.
Ayrıca şu hususu da göz ardı etmemek gerekiyor: Bizleri yönetenler aldıkları kararları uygularken olası zararlarını ve sonuçlarını az çok öngörseler de, kılı kırk yaran ince hesaplarla bunları yapmıyorlar. “Bu operasyonu yaparsak halka ekonomik-sosyal zararları olacak, öyleyse yapmayalım” demiyorlar. Çok ince planlar yapıp tüm sonuçları hesaba katmaya kalkarlarsa hiçbir hamle yapamayacaklarını biliyorlar. Bu yüzden her hamlelerinde sadece bir tık ileriye bakıyorlar, etkiyi ve toplumsal tepkiyi değerlendiriyorlar. Sonra yeni oluşan duruma göre de bir sonraki adımı planlıyorlar… Böyle yapa yapa bugünlere geldiler.
Şu aşamada 19 Mart 2025 İmamoğlu’na siyasal darbe girişimi sürecinin bu aşamasında bilanço çıkartıp mevcut durumu değerlendiriyorlar. ‘Vurduğun aslanı yaralı bırakma!’ prensibi gereği nihai hamlenin en sorunsuz, en temiz yol ve yöntemi üzerine çalışmalarını titizlikle sürdürüyorlar!